18 Aralık 2009 Cuma

Ziyan

" Gazi, Dikmen sırtlarında dinleniyor. 12 Şubat 1921 "

"Gözlerimizin hizasına asılmış fotoğrafın altında böyle yazıyordu: Gazi dinleniyor...Ama dinlenmiyordu. Atatürk'ün yüzlerce fotoğrafını görmüştüm. Bu fotoğrafta, dinlenen bir adam yoktu. Böyle bir adam görmüyordum. Ben bu fotoğrafta, bizden bıktığı için gözlerini kapatan birini görüyordum. Hepimizden, her şeyden bıktığı için bize bakmaktan vazgeçmiş birini görüyordum. Kurtarmak istediği insanların gerçekte bir sahtekarlar sürüsü olduğunu, onca çabasının hiç bir şeye değmeyeceğini düşünen bir adam görüyordum. Her şeyi bırakmak, her şeyden vazgeçmek, her şeyi siktir etmek isteyen bir adam. Hatta belki de hayatında ilk kez ölmeyi düşünen bir adam. Ölüp yok olmayı, kara karışmayı. Ölerek donmayı ya da donarak ölmeyi bekleyen bir adam görüyordum. Fark etmez, diye düşünen bir adam. Hiç fark etmez. Tek bir insan sesi daha duymak istemeyen, tek bir insan yüzüne daha katlanacak gücü olmayan bir adam. Bu yüzden kapalıydı gözleri. Üşüdüğünden değil, duymamak için örtmüştü kulaklarını. Evet, kesinlikle böyle olmalıydı. Gözlerimi ve kulaklarımı kapadım, diyordu. Artık istediğiniz kadar ihanet edebilirsiniz. Sizi görmüyor ve duymuyorum. Umrumda değilsiniz!"

İşte bu keskin cümlelerle başlıyor Hakan Günday'ın yeni kitabı "Ziyan". Aslında okuduktan sonra aklımın bir köşesinde mutlaka yer bulmuş kitaplarla ilgili bir kısım ahkam kokan yazılar saçmalamak uzun zamandır kafamda olan bir şeydi. Kısmet, blog denen şu güzel icadı artık keşfetmem gerektiğine kanaat getirmemdeymiş. Nedenini anlayamadığım şekilde bu saate kadar laptop karşısında boş boş oturduğum şu güzel cuma sabahı "ulan şu işe girişsem ya artık" motivasyonuyla kısacası sabahlama ertesi ruhumuzun bir kenarında ansızın beliren enteresan suçluluk psikolojisinin (belki de vücudumuza inceden inceye işlediğimiz ihanet halet-i ruhiyesinin bir eseridir?) etkisiyle başlayıverdim bu yazıya.

Edebiyatımızın son yıllardaki enteresan yazarlarından Hakan Gündayla tanışmam, üniversitenin birinci yılının ikinci döneminde almakla yükümlü olduğumuz, yök nezdindeki kod adı Türk Dili ve Edebiyatı olan ama her ne hikmetse okulumuz jargonunda TLL 102 olarak geçen derse rast geldi. yazarımızın Piç isimli romanı, bize yakın dönemde yazılmış, tabiri caizse acayip abuk subuk konulu kitaplar (kısaca underground) konusu altında, "bakın çocuklar ne kadar acayip, bi de böyle şeyler var ki biz bunlara 'Post-Modern' diyoruz" temasıyla anlatılmış ve buna ugun olarak işlenmişti. Açıkçası konu ve olayların işlenişi olarak sınıftaki hiç kimse (ben dahil) Türk edebiyatının bu boyutta ilginçlikte bir eser yaratabileceğini daha önce hayal bile etmemiştik. İşte bu cahil ve de kendini şu dünyada bi bok sanan insanların (ben dahil) suratında bir tokat gibi patlamıştı o kitap (en azından benim). Piç kitabından sonra, tarafımca yazarın külliyatına girişme hesaspları yapılmış ama başarısızlıkla sonuçlanmıştı..taa ki 2009 yılının serin bir kasım ayında Ankara'ya yaptığım zorunlu ziyaret sırasında, önü istanbullu arkadaşların daha güzel tahayyul edebilmesi için "taksim burger'in önü" kıvamında bir buluşma ve toplaşma mekanı olan dost kitap evinin vitrininde bu enteresan kapaklı kitabı ve yazarın ismini bir arada görene kadar.

Kitabı edinmemle bitirmem 1 - 1.5 hafta içerisinde oldu-bitti hafızamı zorladığım kadarıyla. Ve beni bu kadar içine alan, sürükleyen bir kitabı belki aylardır ilk defa elime almıştım. En üstteki cümlelerden bir ihtimal çıkarılabilinir belki (yok yok çıkarılmazmış) ama kısaca kitabın konusundan bahsetmek gerekirse, kitap anti-militarizmin türkçe el kitabıdır. Bu kadar net ve basit. Köşe yazarı kılıklı liboşların, sermayenin el fenerlerinin, tatak gazetesi şaklabanlarının haftalarca ağızlar dolusu konuşup da makaleler dolusu yazılar yazıp da anlatamadığı hatta girizgahını bile beceremediği bir konuyu yalnızca 352 sayfada aklınıza mıh gibi kazımayı başarıyor. Kitapta 2 ana konu var. Birincisi üniversiteden terk,askerliğini rütbesiz bir er olarak yapmak durumunda olan bir vatandaşın "başından geçenler" ve de ona paralel olarak ilerleyen 2. hikaye. 2. hikaye biraz enteresan, konusu tarih kitaplarında Atatürk'e suikast düzenlemeye kalkışmaktan idama mahkum edilen Ziya Hurşit Bey. Daha doğrusu yazar, hiç tanımadığı, hakkında adam akıllı hiç bir bilgiye sahip olunamayan bir kişinin psikolojisini irdeleyip, Ziya'nın nasıl bir halet-i ruhiyede olup da böyle bir işe kalkıştığını sorguluyor.

Kitap aynı zamanda şanlı ordumuz hakkında müthiş başarılı gözlem ve tespitlerle dolu (yazarımız askerliğini doğuda uzun dönem yapmış gelmiş sonra kitaba girişmiş). Kitapta, benim bunca senedir aklımı kurcalayan sorulara birinci ağızdan, bizzat kaynağından cevaplar ve betimlemeler gelmesi, insanı kitabı okur iken ve okuduktan sonra "askerlik" kavramının anlamı, zorunlu askerlik, militarizm gibi konularda ciddi ciddi düşünmeye sevk ediyor. Çoğunlukla şok olunan, insanda müthiş derecede acıma, kızgınlık, şaşkınlık ve en önemlisi dumur duyguları ve düşünceleri yaratan bir eser.

Kitabı sadece bir askerlik eleştirisi olarak kabul etmek kitaba biraz haksızlık olur kanaatindeyim. Yazarımız kaleminin asıl gücünü hikayeyi, kışlayı arka plana alıp Ziya Hurşitle birleştirdiği zaman göstermiş. Neyse çok dandik bi review yazısı oldu kendimi kınıyorum, belki bi ara editlerim. Son olarak kitabın (bence) efsanevi paragraflarından bir tanesiyle bitiriyorum.

Alttaki paragraf için not: Kitabın baş karakterinin (ziya hurşit değil, bizim rütbesiz er.), yemin töreninde askerlik yemini yerine söylenmesini istediği sözler:

"zorunlu askerlik hizmeti, emek, zaman ve kaynak israfıdır. erlik, derhal bir meslek statüsü kazanmalı ve profesyonel ordunun bir parçası haline gelmelidir. her üç ayda bir toplanan yüz binlerce genci askere dönüştürmek için harcanan çabanın onda biriyle ordunun işlevselliği on kat artırılabilir. sosyo-ekonomik açıdan geri bırakılmış toplumun zorunlu askerlik hizmeti yoluyla olumlu anlamda biçimlendiği düşüncesi asla geçerli değildir. bunun kanıtı, nesillerdir askerlik hizmetini tamamlamış erkeklerin yönlendirdiği günümüz toplumunun mevcut düzeyidir. askerliğin insanı adam ettiğine ilişkin inanç, bütünüyle temelsizdir. on dokuz yaşına kadar cahil bırakılmış genç erkekleri dayatma yoluyla, on beş ay içerisinde bilinçlendirmek mümkün değildir. dolayısıyla, 460 gün boyunca izmarit toplayarak mıntıka temizliği yapmış olanla, kanalizasyonu denize akıtan aynı kişidir. dolayısıyla, 460 gün boyunca vatan sevgisi aşılanan insanla, devletine kazık atan aynı kişidir. dolayısıyla, 460 gün boyunca vatandaşını adam etmek için uğraşanla, insani gelişmişlik endeksinde dünya 84'üncüsü olan aynı ülkedir. ordu, zorunlu katılımlara ihtiyaç duyamayacak kadar ciddi bir kurumdur. aldığımız eğitimin süresi on haftadır. çağdaş hiçbir ordu on haftalık erlere güvenerek varlığını sürdüremez. kahramanlık şiirleri okuyan ve komando üniforması giymiş beş yaşındaki çocuklar kadar asker olan bizler, bu vatan için öleceğiz. çünkü ne savaşmayı biliyoruz ne de hayata dair bir umudumuz var!"

son not: kitabı okumaya karar verdiyseniz elinizi çabuk tutun, her an "halkı askerlikten soğutmak" nedeniyle toplatılabilir, eli kulağında benden söylemesi : )

1 yorum:

  1. kardeş, bu güzel kitap tanıtımı için teşekkürler, ben de bi ara senden alıp okumalıyım bunu : )
    eskiden olsa üslubunu, ifadeni eleştiren şeyler söyleyebilirdim ama artık değiştim biliyosun. hissettigin gibi yazmışsın, sonra bi ara editlerim kendimi de demişsin. zaten zaman içinde kendini daha iyi ifade etme yollarını bulacaksındır, hatta hiç dokunma bence bu yazıya, böyle devam et ki nereden nereye geldiğini izleme şansın olsun.
    çok seviyom seni

    YanıtlaSil